|
ARŞİV |
|
ARALIK 2007
|
Anaphylaxis in infants: Can recognitin and management be
improved?
Simons FER
J Allergy Clin
Immunol 2007; 120: 537-40.
|
|
Simons
infant yanş grubunda anafilaksi hakkında yazdığı
derlemenin başında 9 aylık bir ekek hastayı rapor eder.
Hasta 2
hafta süren öksürük ve hışıltı döneminden sonra ani
gelişen boğulma, öksürük, solunum sıkıntısı ve apneyi
takiben evde gelişen solunum aresti ile başvurur. Aile
tarafından resüsite edilen bebek hastanede görüldüğünde
afebril, siyanotik bulunur ve hava girişi azalmış, derin
çekilmeleri mevcut ve inspiratuar ve ekspiratuar
ronküsleri vardır. Yüz ve gövdede ürtikeryal plak
tarzında döküntü olduğu belirlenir.
Hasta
bronşiolit tanısı ile ventilatör desteği başlanarak
yoğun bakım izlemine alınır. Aciğer grafisinde minimal
peribonşial kalınlaşmalar saptanır. RSV antijeni negatif
bulunur. |
Albuterole
yanıtı olur ve 12 saat içinde ekstübe edilen hasta,
bronşiolit için atipik olan klinik tablosu ve hızlı
iyileşmesi nedeni ile yeniden değerlendirilir.
Öyküde
hastanın 6 ay sadece anne sütü ile beslendiği, sadece 3
kez inek sütü bazlı mama tüketimi olduğu ve bunlarda da
aımdan kısa süre sonra ürtikeryal döküntü ortaya çıktığı
belirlenir. Solunum aresti gelişmesinden birkaç dakika
önce az miktarda dondurma verildiği öğrenilir. İnek sütü
spesifik IgE düzeyi 3.6 kU/L olan hastaya inek sütüne
bağlı anafilaksi, astım ve atopik dermatit tanısı
koyulur. Dört hafta sonra yapılan deri prik testinde
inek sütü ile güçlü pozitif reaksiyon elde edilir.
|
|
Successful treatment of 3 patients with recurrent
idiopathic angioedema with omalizumab.
Sands MF, Blume JW,
Schwartz SA.
J Allergy Clin
Immunol. 2007; 120: 979-81. |
|
Sands ve
ark tarafından rekombinan monoklonal anti-IgE
(omalizumab) tedavisi ile bulguları kontrol altına
alınan 3 idiopatik anjioödem olgusu sunulmuş.
İlk hasta
astım ve sarkoidoz öyküsü olup yineleyen anjioödem
tanısı ile izlenen 65 yaşında erkek. Ortalama haftada
iki kez ayaklar, skrotum, yüz ve larinkste şişlik olduğu
rapor edilmiş. Sorumlu olabilecek lizinopril, ibufen,
aspirin, allopurinol gibi ilaç ve çikolata, fıstık,
kahve, yumurta gibi gıdaların kesilmesi ile bulgular
kontrol altına alınamamış. Ancak astımı nedeni ile
omalizumab başlandıktan kısa süre sonra anjioödem
atakları gerilemiş.
İkinci
hasta kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan 63
yaşında erkek. Pruritus ya da ürtiker olmaksızın
anjioödem bulguları olan hastanın bu nedenle sık acil
başvurusu gerektiği, oral steroid, feksofenadin,
setirizin ve ranitidinden oluşan tedavisinden yarar
görmediği belirtilmiş. IgE düzeyi 510 IU/mL olan hastaya
anjioödemine yönelik olarak omalizumab başlandıktan
sonra 7 aydır bulguların yinelemediği ve oral
steroidlerin azaltılarak kesilebildiği rapor edilmiş.
|
Son hasta
ise 50 yaşında erkek hasta. Onun da ağır persistan astım
ile birlikte dudaklar, dil ve larinkste yineleyen
anijioödem öyküsü mevcutmuş. Ağır laringeal ödeme
sıklıkla bronkospazm eşlik ettiğinden hastanın toplam 31
kez entübasyonu ve 2004 yılında trakeostomi açılması
gerekmiş. Hastaya astımı nedeni ile başlanan omalizumab
tedavisinde sonra 1 yıl içinde sadece 1 kez sadece yüzde
anjioödemi içeren hafif bulgusu olmuş.
Herediter
anjionörotik ödem IgE aracılı olmadığından omalizumabın
bu hastalarda hengi mekanizma ile etkili olduğunun açık
olmadığı yazarlar tarafından belirtilmektedir.
Bazı
herediter anjionörotik ödem olgularının IgE aracılı
mekanizma ile ortaya çıkabileceği ve omalizumabın
serbest IgE düzeylerinde azalma ortaya çıkararak etkili
olabileceği öne sürülmüş. Bununla birlikte IgE aracılı
olmayan herediter anjionörotik ödem olgularında
omalizumabın bilinmeyen farklı bir yol ile de etkili
olabileceği düşünülmüş. |
|
Gastrointestinal involvement in a case of hereditary
angioedema: could the early weaning have had a role?
Montalto M, Ancarani
F, Santoro L, et al.
Am J Med Sci. 2007;
334: 231-3.
|
|
Montalto ve
ark’nın bildirdiği 19 yaşındaki erkek olgu genelde
akşamları olan karın ağrısı ve buna eşlik eden subfebril
ateş yakınması ile başvurur. Özgeçmişinde 3 aylıkken
erken anne sütünün kesilerek inek sütüne geçildiği
belirlenir. Yakınmalarının bebeklikte başladığı,
herhangi bir düzenli ritmde olmaksızın yılda birkaç kez
yinelediği ve 7 gün içinde spontan gerilediği öğrenilir.
Atakların başlangıcında herhangi bir tetikleyici ajan
belirtilmez. Annenin tip II herediter anjionörotik ödem
tanısı ile danazol kullandığı öğrenilmiş.
Fizik
bakısıında, karında derin palpasyon ile bilateral alt
kadralarda hassasiyet dışında özellik yokmuş. Rutin kan
tetkikleri normal bulunmuş CH50 ve C1-INH düzeyleri
normalmiş ancak fonksiyonel C1-INH düzeyleri, kompleman
3 ve kompleman 4 düzeyleri düşük bulunmuş. |
Bu bulgular
ile hastaya herediter anjionörotik ödem tip II tanısı
konularak traneksamik asit (250 mg günde 3 kez)
başlanmış ve bulgular yinelememiş.
Yazarlar bu
olguda erken dönemde anne sütünün kesilmesi ve 3
aylıkken inek sütüne geçilmesi ile herediter
anjionörotik ödem klinik bulgularının ortaya çıkışı
arasında bağlantı olabileceğini öne sürmekteler.
İnkomplet geçişli otozomal dominant bir hastalık olan
herediter anjionörotik ödemin klinik bulgularının ortaya
çıkışında çevresel etkenlerin rol oynayabileceği
belirtilmektedir. Bununla birlikte anne sütünün erken
kesilmesi ile immunolojik tolerans mekanizmalarının
değişeceği de göz önüne alınarak sunulan olguda
herediter anjionörotik ödem bulgularının
gastrointestinal sistemde ortaya çıkışına etkisi
olabileceği öne sürülmektedir. |
|
Anaphylactic reaction after a laboratory rat bite
Rankin TJ, Hill RJ,
Overton D.
American Journal of Emergency Medicine 2007; 25: 985. |
|
Rankin ve
ark farmasötik testlerde kullanılan bir fare tarafından
ısırılan 50 yaşındaki erkekte anafilaktik reaksiyon
tarif etmişler. Hastanın daha önce fare ya da herhangi
bir hayvan ya da tüyüne alerjisi olmadığı belirlenmiş.
İlk olarak elinden ısırılan hastanın o dönemde lokal
yara reaksiyonu gelişmiş.
Bu olaydan
üç ay sonra yine aynı çalışmada kullanılan bir fare
tarafından ısırılan hastanın 5 dakika içinde elinde
ciddi şişlik ve boğazda yabancı cisim hissi başlamış.
Bunu takiben göğüste sıkışma hissi oluşmuş. 50 mg
difenhidramin verilen hasta Acil servis ekibi tarafından
görüldüğünde vital bulguları stabil olmasına karşın
dispneik, soluk görünümde ve hışıltısı mevcutmuş.
Yüzde ve
periorbital bölgede ödem, göğüs duvarı ve kollarda
ürtikeryal döküntü olduğu fizik bakıda saptanmış.
İntramüsküler difenhidramin (25 mg), nebülize albuterol
(2.5 mg), intramüsküler epinefrin (o.3 mg) ve intravenöz
metil prednizolon (125 mg) uygulanmış. |
Tedavi
sonrasında acil servise transportu yapılan hastanın
orada görüldüğünde hemodinamisi stabil ve solunum
sıkıntısı yokmuş. Solunumunun belirgin rahatladığını ve
boğazdaki yabancı cisim hissinin gerilediğini belirtmiş.
Ancak fizik
bakıda konjonktival hiperemi, yüzde ödem, uvula ve
yumuşak damakta ödem yanında
akciğer
oskültasyonunda hafif inspiratuar ve ekspiratuar
wheezing saptanmış. Isırık olan sağ elde yumuşak doku
ödemi, eritem, ısı artışı görülmüş. Acil servisteki 4
saatlik izlemde solunum sıkıntısı belirgin gerilemiş ve
hava yolu ödemi kaybolmuş.
Memeli
hayvanların ısırıklarına karşı anafilaktik reaksiyonlar
daha önce de bildirilmekle birlikte bu daha önce alerji
olmaması nedeni ile ve bir laboratuar hayvanı tarafından
ısırlma sonrasında geliştiği için farklıdır. Farelere
alerji genellikle idrar antijenine karşı duyarlanmaya
sekonder ortaya çıkar. |
|
Anaphylactic reaction to lupine flour.
Brennecke S,
Becker WM, Lepp U, Jappe U.
Journal of
German Society of Dermatology 2007; 5: 774-776 |
|
Baklagillerden olan kavrulmuş acıbakla tohumları
Akdeniz ülkelerinde çerez olarak tüketilmektedir.
Unu ise AB tarafından 1990’larda gıda içeriği olarak
onaylanmıştır. Proteinden zengin içeriği nedeni ile
vejeteryanlar, laktoz intoleransı olanlar ve
glutensiz diyet alan Çölyak hastaları tarafından
sıklıkla kullanılmakta ve daha çok da buğday ununa
eklenerek ekmek vb yapımında kullanılmaktadır.
Brennecke ve ark tarafından sunulan 52 yaşındaki
erkek olgunun fındıklı kruvasan yedikten sonra yüz
ve dilde şişlik, baş dönmesi ve nefes darlığı
yakınmalarI başlamış ve bulgular Acil seviste
glukokortikoid uygulanan kadar sürmüş. Hastanın
özgeçmişinde ocakta başlayıp ilkbaharda devam eden
alerjik rinokonjonktivit bulguları, astım,
parasetamol ile psödoalerjik reaksiyonlar, penisilin
alerjisi olduğu bildirilmiş. Bunla birlikte taze süt
alımı ile birlikte kollarda ürtikeryal plak öyküsü
mevcutmuş. Diğer unlu gıdalar, yağ, şeker, kiraz,
vanilya ve yumurta tüketimi ile herhangi bir advers
reaksiyon görülmemiş. Daha sonradan sorulduğunda
fıstık, mercimek, fasülye, soya ürünleri ya da
bezelye tüketiminin de beklenmeyen etkisi olmadığı
rapor edilmiş.
Deri
prik testinde çiğ alerjen acıbakla unu ile ++++
pozitif sonuç elde edilmiş ve deri testinden kısa
süre sonra nefes darlığı başlayan hastaya
antihistaminler ve steroidler ile müdahale gerekmiş.
Total IgE düzeyi 116 kU/l, çiğ alerjen tohumu
spesifik IgE düzeyi 42.9 kU/l (CAP klas 4) bulunmuş.
|
Bezelye, fıstık, soya fasülyesi, huş ağacı spesifik
IgE düzeyleri klas 1 ve 2 düzeylerinde pozitif
saptanmış. Hasta oral provokasyon testini kabul
etmemiş. Acı bakla tohumu ve fıstık ile yapılan
western blot analizinde hasta serumunun sadece
acıbakla ekstresine reaksiyon gösterdiği saptanmış.
Gıda
maddelerinde kullanımına izin verildiğinden bu yana
acıbakla unu ile rapor edilen alerjik reaksiyonlar
gözlenmiştir. Ana alerjenler depo proteinleri
olmakla birlikte, acıbkla alerjenleri oldukça
termostabildir. Genellikle diğer baklagillere
alerjisi olan hastalarda görülür ve fıstık ile
krosreaktivitesi sıktır. Fıstık alerjisi olan
hastaların %68-88’inde acıbakla unu ile de reaksiyon
olduğu bildirilmektedir. Bunun nedeninin fıstık Ara
h 8 alerjeni ile acıbakla PR-10 allerjeninin amino
asid sekansları arasındaki %71’lik benzerlik olduğu
süşünülmektedir. Bununla beraber diğer bir acıbakla
proteini olan beta-conglutin prekürsörü de fıstık
alerjeni Ara h 1 ile homoloji göstermektedir. Ayrıca
huşağacı poleni alerjenlerinden Bet v 1 ile de amino
asid sekans homolojisi olduğu bildirilmektedir.
Bu
hastanın serumu ile yapılan Western blot analizinde
sadece acıbakla unu ekstresi ile reaksiyon
saptanması, daha az görülen monovalan duyarlılığa
işaret etmektedir.
|
|
Extrinsic allergic alveolitis with eosinophil
infiltration induced by 1,1,1,2-tetrafluoroethane
(HFC-134a): a case report.
Ishiguro T,
Yasui M, Nakade Y, et al.
Intern Med.
2007;46:1455-7.
|
|
Ishiguro ve ark tarafından sunulan 22 yaşındaki
kadın olgu hastaneye 2 gündür süren kuru öksürük,
nefes darlığı ve dispne ile başvurur. Başvurudan bir
hafta öncesine kadar bir güzellik merkezinde
çalıştığı ve işinin HPC-134a ile diod lazer
kullanarak vücut tüylerinin uzaklaştırılması olduğu
öğrenilir. Sigara içme öyküsü ve daha önce herhangi
bir solunum yolu hastalığı mevcut değildir.
Hastaneye başvurudan 2 gün önce yakınmaları başlayan
hastanın 2 gün süresince işe gitmediği ve bu sürede
yakınmalarının gerilediği öğrenilir. Bunun üzerine
yeniden iş yerine giden hasta hışıltı başlaması
üzerine lokal bir sağlık merkezine başvurur. Burada
uygulanan inhale bronkodilatöre yanıt vermeyen
hastaya parenteral hidrokortizon uygulanır.
Hastanede ilk görüldüğünde akciğer oskültasyonunda
patoloji saptanmaz ancak arteriyel kan gazları
hipoksi ve akut solunum yetmezliğine işaret eder.
Rutin kan tetkiklerinde Lökosit sayısı 12000/ mm3
civarında ve formülünde %2.4 - %16 eozinofil
bulunur. C-reaktif protein yüksektir. Solunum
fonksiyon testlerinde vital kapasitenin beklenenin
%72.4’üne, karbon monoksit difüzyon kapasitesinin
beklenenin %62.2’sine düştüğü belirlenir.
Akciğer
grafisinde bilateral nodüler görünüm olması üzerine
çekilen akciğer tomografisinde bilateral difüz
santrilobüler nodüller görülür. |
Bulguların başlangıcından 4 gün sonra yapılan
bronkoalveoler lavaj sıvısında total hücre sayısının
arttığı, lenfosit hakimiyeti ve eozinofili (%15.3)
saptanır.
Bronkoalveoler lavaj sıvısının bakteriyel, miko
bakteriyel ve fungal kültürleri negatiftir.
Transbronşial akciğer biyopsisinde interstisyuma
orta dereceli lenfosit infiltrasyonu ve alveollere
orta dereceli eozinofil infiltrasyonu vardır. Her ne
kadar biyopside granülom görülmese de bronkoalveoler
lavaj sıvısı ve radyolojik bulgular eozinofilik
alerjik alveolit lehinedir.
Tedavisiz izlenen hastanın bulguları tamamen geriler
ve periferik eozinofiller %5.3’e düşer. Bunu takiben
HFC-134a inhalasyonu ile yapılan uyarı testinde kuru
öksürük, vücut ısısında 1ºC artış, periferik lökosit
sayısında artış olur. Eritrosit sedimentasyon hızı
ve C reaktif protein yükselir. Solunum fonksiyon
testleri kötüleşir.
Bu sonuçlar ile hastaya HFC-134a ile ortaya çıkan
eozinofilik alerjik alveolit tanısı koyulur.
Eozinofilk alerjik alveolit, inhalan bir alerjene
yineleyen maruziyet sonucunda ortaya çıkan
immunolojik duyarlanma ile karakterize daha çok
hücresel bir akciğer yanıtıdır. Bunu takip eden
maruziyetlerde inflamatuar yanıt oluşarak öksürük,
dispne ve ates gibi bulgular ortaya çıkarır.
|
|